Kudüs bizim için neyi ifade eder?Prof.Dr.Şinasi GÜNDÜZ9 Mart 2018

Kudüs bizim için neyi ifade eder?

Mescidi Aksâ, her Müslüman için İslam’ın bir kutsalı olarak kabul edilmesi gereken bir değerdir. Tüm kutsallarımızla birlikte bunları da savunmak için her gayreti göstermek tüm Müslümanların görevidir.

Evet, bu soru; her ne kadar bugünlerde yavaş yavaş gündemin ilk sıralarından düşüyor olsa da Trump ABD’sinin Kudüs’teki işgalin kalıcılığı yönünde attığı ilave bir adımla tekrar “İslam dünyasının” gündemine oturdu. Kudüs üzerine resmi ağızlardan ardı ardına açıklama üzerine açıklama geldi: Kudüs üzerine bir oldubittiye sessiz kalınamayacağı, ABD’nin bu hamlesinin uluslararası toplumun içtihatlarına aykırı olduğu, Kudüs’ün Müslüman dünyanın vaz geçilmez kutsalı olduğu ve benzeri beyanatlar… Bunu İslam İşbirliği Teşkilatı’nın aldığı karar izledi: Doğu Kudüs işgal altındaki Filistin’in başkentidir. Bu kararla, bir taraftan Trump ABD’sinin Kudüs’ü işgalci İsrail’in başkenti sayan kararına karşı bir cevap verilirken, diğer taraftan fiilen 1947’den itibaren Batı ve Doğu şeklinde ikiye ayrılmış olan Kudüs’ün parçalanmışlığı ve işgalci İsrail’in en azından batı Kudüs üzerindeki hegemonyası zımnen de olsa kabul edilmiş oldu.

Öncelikle her Müslümanın kalbinde kanayan bir yara olarak Kudüs’ün ve çevresinin işgalinin ve buradaki İslam’ın kutsallarına yönelik tacizin yeni bir durum olmadığını hatırda tutmakta yarar var. En azından yöredeki 1917 İngiliz tahakkümünden bu yana bu fiili işgal durumunun sürdüğü ve bu durumun oluşumunda ve fiilen devamında başta İngiltere ve ABD olmak üzere Batılı güçlerin aktif rolünün olduğu bir gerçek. Diğer taraftan bu fiili işgale bölge ülkelerinin yaptıkları katkılar da bir gerçek. Örneğin işgalci İsrail’in 1948’de bir devlet olarak ilanından hemen sonra bunu tanıyan ilk ülkelerden birisinin Türkiye olması, yöre ülkelerinin kendi rejimlerine destek veren İngiltere ve ABD ile ilişkileri çerçevesinde belirledikleri Filistin politikaları ve işgalci İsrail’le kurdukları gayri resmî ve resmî ilişkiler gibi…

Bir başka önemli durum ise, bugün iğfal edilen kutsalların yalnızca Kudüs ve çevresiyle sınırlı olmadığıdır. Gayrimüslim toplumlar ve yönetimler bir tarafa, bugün içinde bulunduğumuz çevredeki sözüm ona İslam hukukunu esas alan ülkelerde bile, İslam’ın değerlerinin sosyal ve siyasal bağlamda nasıl ayaklar altına alındığı, sözde Müslüman olan bireylerin ve toplumların nasıl bir zihinsel deformasyon yaşadıkları ortadadır.

Hatırda tutulması gerekli olan bir diğer husus ise, göbekten uluslararası hegemonyal sisteme bağlı olan bölge yönetimlerinin Kudüs ve Filistin meselesini çoğu zaman iç kamuoyuna yönelik günübirlik politik bir manevra alanı olarak görmeleri ve kapalı kapılar ardında uluslararası sistemin hegemonik politikalarının dışına çıkmamalarıdır. Nitekim bu çerçevede Filistin ve Kudüs konusunda yapılan “anlık” çıkışlarla ve bir müddet sonra gerektiğinde –politik menfaatler uğruna- tersine dönüşlerle karşılaşmak sürpriz değildir.

Bir başka önemli durum ise, bugün iğfal edilen kutsalların yalnızca Kudüs ve çevresiyle sınırlı olmadığıdır. Gayrimüslim toplumlar ve yönetimler bir tarafa, bugün içinde bulunduğumuz çevredeki sözüm ona İslam hukukunu esas alan ülkelerde bile, İslam’ın değerlerinin sosyal ve siyasal bağlamda nasıl ayaklar altına alındığı, sözde Müslüman olan bireylerin ve toplumların nasıl bir zihinsel deformasyon yaşadıkları ortadadır. Öyle ki adı resmen konulmasa da ekonomik anlamda kapitalist, zihniyet itibarıyla liberal ve materyalist, bireysel tutum olarak pragmatist ve hedonist bireyler ve toplumlar, İslam’ı sadece şekle indirgemiş, sosyal, kültürel ve siyasal yaşamlarında İslam dışı yapıları kutsamışlardır. Uluslararası topluma entegrasyon, milli menfaatler ve benzeri söylemler ön plana çıkarılıp İslam’ın her mümin için farz kıldığı tevhid, adalet, güzel ahlak, el-emri bi’l-maruf ve’n-nehyi ani’l-münker gibi değerler bir tarafa bırakılmıştır. Yine Allah’ın riayet edilmesini farz kıldığı sınırlar yani çerçevesi Kur’an’da çizilen hududullah şu ya da bu sebeple günlük yaşam için belirleyici bir referans olmaktan çıkarılmış; Allah’ın belirlediği ilkeler yerine seküler sistemin gerekleri, uluslararası yapıların üretimi olan mekanizmalar esas alınmıştır. Bütün bunlar İslam’ın kutsallarının iğfal edilmesi değildir de nedir?

Son olarak; bu bağlamda şunu da sorgulamakta yarar vardır: Bugün Kudüs’ün ve çevresinin siyonist güçlerce işgal altında olduğu, tutsak olduğu bir gerçektir. Peki, örneğin diğer harem bölgeleri, yani Mekke, Medine ve buralardaki Mescidi Haram ve Mescidu’n-Nebi ne kadar özgürdür? Aynı şekilde bin kusur yıldır İslam diyarı olan ve tarihte uzun yıllar İslami değerlerin egemenliğinde olan diğer merkezler, örneğin Şam, Bağdad, Basra, Kahire ve benzeri mekânlar bugün ne kadar özgürdür, buralarda İslami değerler ne kadar egemendir? Bütün bunları da sorgulamak gerekmez mi?

Peki, İslami bir perspektiften hareketle Kudüs’le ilgili Müslüman bireyin ve toplumun tavrı ve duruşu ne olmalıdır? Öncelikle yukarıda değindiğimiz hususlar göz önünde bulundurularak Kudüs konusunda günübirlik politik atraksiyonların konu mankeni olmamak, geniş resmi görmek, meseleye İslami değerlerden hareketle bir bakış açısı getirmek ve İslami açıdan tutarlı bir duruş sergilemek önemlidir.

Kudüs, bin yılı aşkın bir süredir İslam diyarı olmuş olan bir mekândır. Peygamberler şehridir; zira Hz. Davud ve Hz. Süleyman’dan Hz. Zekeriyya’ya, Hz. Yahya’ya ve Hz. İsa’da kadar birçok İslam peygamberi bu şehirde yaşamış ve burada şirke karşı tevhid mücadelesi vermiştir.

Bir Müslüman için Kudüs, Haremi Şerif’tir; yani tıpkı Mekke ve Medine bölgeleri gibi kutsal bir alandır, Harem bölgesidir. Zira bu bölge Hz. Peygamber’in (sav) İsrâ ve Mirac mucizelerinin gerçekleştiği Mescidi Aksâ’nın bulunduğu mekândır. İsrâ suresinde vurgulanan “çevresini bereketli kıldığımız Mescidi Aksâ” ifadesi (İsrâ, 17/1) Kudüs’ü kastetmektedir. Mescidi Aksâ, Kudüs’te Hz. Süleyman tarafından inşa edilen, MÖ 586’ya kadar ayakta kalan, bu tarihte yıkılışından yaklaşık 60 yıl sonra ikinci defa inşa edilen ve MS 66-70’e kadar ayakta kalan bir mabettir. İsrâ olayı Kudüs’teki bu mabede ve çevresine yönelik Hz. Peygamber’in yaşadığı mucizevi bir tecrübedir. MS 636’da Hz. Ömer döneminde Kudüs fethedildiğinde Hz. Ömer, Mescidi Aksâ’nın bulunduğu mekân üzerinde namaz kıldırmış ve ilerleyen dönemde namaz kılınan bu mekân üzerinde bugün Kubbetussahrâ ve Aksâ Mescidi olarak adlandırılan yapılar inşa edilmiştir.

Ayrıca Kudüs, bin yılı aşkın bir süredir İslam diyarı olmuş olan bir mekândır. Peygamberler şehridir; zira Hz. Davud ve Hz. Süleyman’dan Hz. Zekeriyya’ya, Hz. Yahya’ya ve Hz. İsa’da kadar birçok İslam peygamberi bu şehirde yaşamış ve burada şirke karşı tevhid mücadelesi vermiştir. Dolayısıyla bu şehir, tarih boyu şirke karşı tevhidin ve zulme karşı adaletin tesis ve ifade edildiği bir merkez olmuştur. Bu durumda Kudüs, tıpkı Mekke gibi tarih boyu tevhid ve şirk mücadelesinde sembol değeri olan bir şehirdir. Bu mekânın, bugün Allah’ın dinine ve Müslümanlara karşı savaş yürüten güçler ve bunların üretimi olan siyonist zihniyet tarafından iğfal ve işgal edilmesi kabul edilemez bir durumdur. Tarihte Kudüs’ün İslam ve Müslüman düşmanı Haçlılar tarafından yaklaşık yüz yıllık işgaline Selahaddin ve emrindeki Müslümanların çabasıyla nasıl son verilip şehir özgürleştirildiyse, bugün de bu kutsal mekândaki işgalin sonlandırılması için Müslümanların çaba göstermesi şarttır.

Bir İslam diyarı olarak Kudüs’ün Müslümanların ilk kıblesi olduğu da unutulmamalıdır. Hicri 2. yılda kıble olarak Mescidi Haram yönünün belirlenmesine (Bakara, 2/144) kadar Hz. Peygamber (sav) ve mü’minler namazlarında Kudüs’e, Mescidi Aksâ’ya yönelmişlerdir. Kıblenin Mescidi Haram yönüne değişimi sonrasında da Mescidi Aksâ önemini yitirmemiştir. Nitekim Hz. Peygamber (sav), Mescidi Aksâ’yı, Mescidi Haram ve Mescidu’n-Nebi ile birlikte özel olarak ziyaret amacıyla seyahat düzenlenecek üç mescid arasında zikretmiştir; buralarda kılınacak namazın diğer yerlerde kılınan namazlardan sevap bakımından daha makbul olduğunun da altını çizmiştir.

Bütün bunlar dikkate alındığında Kudüs ve bu şehirdeki mescid olan Mescidi Aksâ, her Müslüman için İslam’ın bir kutsalı olarak kabul edilmesi gereken bir değerdir. Tüm kutsallarımızla birlikte bunları da savunmak için her gayreti göstermek tüm Müslümanların görevidir.

Dünyanın herhangi bir yerinde bir İslam diyarına yapılan taciz, bütün Müslümanlara yapılmış demektir. İslam diyarı içinde özellikle Harem bölgesine yapılan bir taciz, saldırı ve işgal ise daha da önemlidir; her Müslümanın bu tacize, saldırıya ve işgale karşı direniş ve tavır göstermesi farzdır. Bu nedenle Kudüs ve etrafındaki siyonist işgale karşı mücadele yalnızca yerel halkların ya da çevrenin değil, bütün Müslümanların görevidir. Zira Haremi Şerif olarak Kudüs, bütün Müslümanların kutsalıdır, haremidir; ona yönelik taciz ve tecavüz de bütün Müslümanlara karşı yapılan bir taciz ve tecavüzdür.