Müslümanın zamana şahitlik sorumluluğuŞİNASİ GÜNDÜZ26 Eylül 2020

Müslümanın zamana şahitlik sorumluluğu

Kur’an’da yer alan “Allah sizi hem daha önce hem de bunda (Kur’an’da) Müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit olsun, […]

Kur’an’da yer alan “Allah sizi hem daha önce hem de bunda (Kur’an’da) Müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit olsun, siz de insanlara şahit olasınız” (Hac, 22/78) ifadesiyle Hz. Peygamberin (sav) Müslümanlara Müslümanların da insanlara yönelik şahitlik konumuna dikkat çekilir. Hz. Peygamber’in ümmetine yönelik şahitlik vasfı Ahzâb suresindeki (33/45-46) “Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.” ayeti kerimesinde de vurgulanır. Buna göre Peygamber, Allah’ın (cc) dinini tebliğ etme, yaşama ve bu konuda önder ve örnek olma açısından Müslümanlara şahittir. Müslümanlar da hakkı ve hakikati temsil ve tebliğ konusunda insanlara şahit… Allah’ın kitabında çerçevesi çizilen ve Allah Resulünün örnekliği, önderliği, şahitliği ile yaşama geçirilmiş olan hak ve hakikati sahiplenme, temsil ve tebliğ etme konusunda şahitler olma vasfı, Müslümanın çağları aşan asli bir görevi, karakteristik bir özelliğidir.

“Tanıklık etme, haberdar olma, farkına varma” gibi anlamlara gelen şahitlik, Allah’a teslimiyeti esas alan bir birey olarak Müslümanın öncelikle temsil ettiği kimliğe dair sorumluluğunun farkında olmasıyla yakın ilişkilidir. Bireysel ve sosyal çevresine yönelik sorumluluğunun farkında olması halidir. Yaşadığı zaman ve mekân boyutunda şahitlik, ait olduğu Müslüman kimliğin hakkını vermekle, bunun gereklerine sıkı sıkıya bağlı kalmakla gerçekleşir. Bu şahitliğin en temel ilkesi; Allah’ın yegâne uluhiyeti prensibinin yaşama yön verip şekillendiren bir düstur haline getirilmesidir. Zira Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığı gerçeği Âli İmrân suresinde vurgulandığı üzere meleklerin, ilim sahiplerinin ve bizzat yüce Allah’ın şahitlik ettiği bir hakikattir.

“Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilah olmadığına adaletle şâhitlik ettiler. Ondan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Âli İmrân, 3/18).

Bu doğrultuda Müslüman, Allah’tan başka hiçbir güç unsurunu yaşamına yön veren belirleyici bir referans olarak kabul etmemek ve yaşamında yalnızca Allah’ın iradesini esas almak suretiyle bu şahitliğe sadık kalan kişi olmak durumundadır.

Esasen Müslüman olmak bu hakikate şahitliği kabullenmiş olmanın ifadesidir. Müslüman olmak, Allah’a bu konuda verilen bir sözdür, bir teslimiyet sözüdür. Allah’ın hayatta yalnızca kendisine teslim olunmasına yönelik emrini içeren bu söz, tarih boyu başta peygamberler olmak üzere tüm inananlarca sıkı sıkıya sahiplenilmiş, müminler Allah’ın bu emrine teslim olmuşlardır. Nitekim Hz. İbrahim’e Rabbinin “teslim ol” emri karşısında Hz. İbrahim alemlerin Rabbine teslim olmak suretiyle bu söze bağlılığını ifade etmiştir (Bakara, 2/131). Tüm müminler gibi, Hz. İbrahim ve çocukları da kendilerinden sonra gelenlere bu söze yani bir tek ilah olan yalnız Allah’a ibadet etme prensibine bağlı kalmalarını öğütlemişlerdir (Bakara, 2/133).

Müslüman olmak, hak hakikatle buluşmanın, Allah’a hakkıyla kul olmanın, insan olarak “ahseni takvîm” özelliğini bozmamanın yoludur. Müslüman olmak, yaratılıştaki asli yapıya, yani bozulmamışlık, kirlenmemişlik haline, fıtrat haline bağlı kalmaktır. Bireysel ve sosyal çevrede mevcut olan ve kişiyi yeryüzündeki varoluş amaç ve gayesine muhalif düşüncelere, tutumlara ve davranışlara sevk eden ayartıcılara karşı kişinin kendisini hakka ve hakikate bağlayan “sapasağlam kulpa” (urvetu’l-vuskâ) sarılmasına dair bir kimliktir.

“Kim iyilik yaparak kendini Allah’a teslim ederse, şüphesiz en sağlam kulpa tutunmuştur. İşlerin sonu ancak Allah’a varır.” (Lokmân, 31/22)

Bu doğrultuda Müslüman olmak hakikatin farkında olmak ve bu farkındalıkla hakikatin hakkın yegâne kaynağı olan Allah’a teslim olmaktır. Ancak böylesi bir farkındalık ve teslimiyet insanın kurtuluş yoluna girmesini, Allah’ın insan için öngörmüş olduğu din olan İslam’a bağlılığını mümkün kılacaktır. Allah’ın dini olan İslam, insanın hayatta bağlandığı yol, yöntem ve düzen açısından Allah’ın kabul ettiği yegâne dindir; insanı kurtuluşa kavuşturacak olan tek kurtuluş yoludur. Müslüman olmak bu hakikate tanıklık yaparak bağlılık sözü vermek, kurtuluş yoluna girmektir.

Dolayısıyla Müslüman olmak “yeryüzünde bir halife” olarak yaratılan insanın tercihlerini hak ve hakikat yönünde gerçekleştirmesinin, iradesini doğru yönde kullanmasının yolu olarak insan için olmazsa olmazdır. Ancak bundan daha önemli olanı, yaşamda Müslüman olarak kalabilmek, yaşamını Müslüman olarak devam ettirebilmek ve yaşamının son anına, son nefesine kadar Allah’a verilen bu teslimiyet sözüne bağlı kalabilmektir.

Kur’an’ın nazil olduğu dönemde olduğu gibi bugün de Müslüman olduğunu ifade eden insanların üzerinde önemle durmaları gereken bir husustur bu… Zira Müslüman olduğunu ifade etmek ve Müslüman olmanın temel şartlarını kabullendiğini beyan etmek aslında sadece bir başlangıçtır. Önemli olan bundan sonrasıdır; yani verilen bu söze, Müslüman olduğuna dair dile getirilen bu iddiaya ne kadar bağlı kalındığıdır. Bu nedenledir ki Allah (cc) kitabında “insanlar iman ettik demekle bırakılacaklarını mı zannederler?” demekte, tarih boyu insanların bu konuda imtihan edildiklerine dikkat çekmektedir (Ankebût, 29/2-3). İnsanların mallarıyla, canlarıyla sınanmak suretiyle Allah’a verdikleri söze ne kadar bağlı kalıp kalmadıkları denenmekte, böylelikle Allah’a verilen söz bağlamında doğru samimi olanlarla yalancı olanlar birbirinden ayırt edilmektedir.

Bu çerçevede hak ve hakikat konusunda şahitlik, Allah’a verilen söze yaşamda bağlı kalmak, bunun gereğini yerine getirmektir. Yaşamın yalnızca Allah’ın sınırlarını çizdiği hak ve hakikat mesajı ile şekillendirilmesi prensibine bağlılıktır. Bu konuda ortaya konan performanstır. Aksi bir tavır, Allah’a verilen sözü boşa çıkartan ve Müslüman olmayı sadece bir boş iddiadan öteye götürmeyen bir durum olacaktır. Nitekim Kur’an’da, Allah’a ve ahiret gününe iman ettik dedikleri halde gerçekte iman etmiş olmayanlardan (Bakara, 2/8), imanlarını zulüm ile yani şirk ile bozmuş olanlardan (En’am, 6/82), ağızlarıyla iman ettik dedikleri halde iman kalplerine girmemiş olanlardan (Mâide, 5/41) bahsedilmektedir.

“Ey iman edenler Allah’tan hakkıyla sakının ve ancak Müslüman olarak can verin” emri (Âli İmrân, 3/102), iman ettiğini söyleyen herkes için önemli bir uyarıdır. Bu doğrultuda son nefesine kadar Allah’a verilen söze bağlılığın ifadesi olan Müslüman kimliği korumak, buna ihanet etmemek esastır. Bu, yaşamda Müslüman olma ve Müslüman kalma şuurudur. Bu şuur, tüm peygamberlerin tebliğinde yer alan bir temel esastır. Kur’an birçok peygamberin ve onlara tabi olan Müslümanların dilinden Müslüman olarak son nefesin verilmesine dair Allah’a yapılan niyaza dikkat çekmektedir.

“… Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada ve ahirette sen benim velimsin. Benim canımı Müslüman olarak al ve beni iyilere kat.” (Yûsuf, 12/101)

Yaşamı Müslüman olarak sürdürmek ve son nefese kadar bu kimliği korumak, Allah’a verilen sözden ayrılmamayı gerektirir. Nitekim yukarıda alıntıladığımız “ancak Müslümanlar olarak can verin” emrinin yer aldığı ayetin hemen devamında, bunun nasıl olacağı hususunda da ilahi bir yönlendirme bir uyarı gelmektedir: “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; parçalanıp bölünmeyin.” (Ali İmran, 3/103). Buna göre Müslüman kimliği sürdürmenin ve son nefese kadar Allah’a teslimiyet hususunda verilen söze sadık kalmanın yolu, Allah’ın ipine yani Kur’an’a sımsıkı bağlı kalmaktan geçmektedir.

Böylelikle Müslümanca bir hayat Allah’ın kitabının yönlendirdiği bir hayattır; Allah’ın kitabında sınırları çizilen bir yaşam tarzıdır. Burada insanlar için öngörülen doğruya-yanlışa, iyiye-kötüye ve helale-harama ilişkin kural ve kaidelerin esas alınmasıdır. Bunun yerine ya da bununla birlikte değer unsuru olarak ön plana çıkarılan başka bir takım değer yargılarının, hevânın, hevesin, siyasal, ekonomik, askeri gücün, servetin, malın, mülkün ve makamın, ideolojilerin ve benzeri başka güç unsurlarının bireysel ve sosyal yaşama şu ya da bu şekilde yön veren şeyler olarak kabul edilmesi, Müslümanlık sözünü temelsiz bir iddia haline getirecektir.

Bütün bunlar doğrultusunda Müslüman, yaşamda Müslümanca duruşa bağlı kalmak suretiyle zamana tanıklık, şahitlik yapan kişidir. Bu şahitliği ile hakka ve hakikate bağlılığı hususunda etrafına örnek olmak, yalnız Allah’a kul olmaya dair sorumluluğunu yetirmemekle yükümlüdür. Allah’tan başka hiçbir ilah ve rab tanımamak, Allah’tan başka hiçbir egemen güç ve sahip, malik kabul etmemek suretiyle şahsında Allah’tan başka tüm otoritelerin tüm hegemonyal güçlerin sultasına karşı özgürleşmeye ve kula kulluğun reddedilmesine dayalı örnek bir duruş sergilemektir görevi… Adaletin yanında yer almaya, zulme ve haddini aşmaya karşı çıkmaya, her zaman iyiyi-doğruyu gözetip kötülüğe-münkere karşı durmaya ve güzel ahlakı bir davranış biçimi haline getirmeye dayalı yaşam biçimi ile yaşamıyla olumlu bir rol model olmaya çalışmaktır. Böylelikle Müslüman, insanlar karşısında yalnızca sözleriyle değil tutum ve davranışlarıyla da hakkın ve hakikatin tebliğinde ve temsilinde şahitlik yapan örnek bir kişilik olarak tebarüz edecektir.