Tanrı’yı Kıyamete ZorlamakProf. Dr. Şinasi GÜNDÜZ20 Eylül 2018

Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak

Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak: Dünyanın sonu tellallığı ve Hıristiyan fundamentalizmi Dünyanın sonuna ve ahirete ilişkin eskatolojik beklentiler dinlerin hemen hepsinde önemli […]

Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak: Dünyanın sonu tellallığı ve Hıristiyan fundamentalizmi

Dünyanın sonuna ve ahirete ilişkin eskatolojik beklentiler dinlerin hemen hepsinde önemli bir yer tutar. Dünyayı ve insanlığı nasıl bir son beklemektedir, insanın günübirlik maruz kaldığı kötülüklerin ve gittikçe artan kaosla zulmün bir sonu olacak mıdır, insanın bireysel yaşantısında tecrübe ettiği son, makro planda insanın içinde yaşadığı evren için de geçerli midir ve benzeri birçok soru dinsel geleneklerin üzerinde durduğu sorunsallardır. Bu sorulara her inanç sistemi kendi teolojik yapısı ve geleneği çerçevesinde cevaplar arar.

Dünyanın sonlu olduğunu kabul eden diğer dinlerde olduğu gibi Hıristiyanlıkta da dünyanın sonuna yönelik beklentilerin, bireyin inanç dünyasında önemli bir fonksiyon üstlendiği kesindir. Dünyanın sonuna yönelik bu beklentiler, inanan açısından, hak ve adaletin tecelli etmesi, kötülükle kötülerin cezalandırılması, günah ve ölüm kısırdöngüsünden mutlak kurtuluş ve tanrısal alemde ebediliğe kavuşma gibi istençlere cevap vermektedir. Hıristiyan geleneğinde bu yöndeki beklentilerin odak noktasını kurtarıcı İsa Mesih’in ikinci gelişi inancı oluşturur. Parousia olarak adlandırılan bu inanç, Hıristiyan kaynaklarında yoğun şekilde işlenmektedir. Pavlus, cemaatine gönderdiği mektuplarında İsa’nın gelişinin an meselesi olduğunu, hatta içinde bulunduğu cemaatin yaşamı esnasında İsa’nın geleceğini şu sözlerle belirtir: “Biz yaşamakta olanlar, Rabbin gelişine dek diri kalacak olanlar, gözlerini yaşama kapamış olanların önüne asla geçmeyeceğiz” (I Selanikliler 4:15). Bu bekleyiş, ilk dönem Hıristiyanlarını bir cemaat halinde diri tutan önemli direnç noktalarından birisi olmuştur. Ancak, Pavlus tarafından öngörülen İsa’nın gelişinin bir türlü gerçekleşmemesi ve cemaatten bazı kişilerin ölmesi üzerine Pavlus, Parousia’ya yönelik beklentisinde bir değişiklik ihtiyacı duymuş ve İsa’nın gelişinin gecikebileceğini ifade etmiştir: “Size bir sır açıklıyorum. Hepimiz ölmeyeceğiz; son borazan çalınınca hepimiz bir anda, bir göz kırpmasında değiştirileceğiz” (I Korintliler 15:51). Zamanla Pavlus’un bu beklentisi de gerçekleşmemiş ve İsa’nın gelişi ahir zamanın belirsiz bir anına yönelik bir beklentiye dönüşmüştür.

Hıristiyan kaynakları, İsa’nın ikinci gelişiyle birlikte, o esnada hayatta olan İsa yanlılarının (i) ölümlü dünyevi elbiselerinden sıyrılarak ölümsüzlük niteliğine kavuşacaklarını ve (ii) bu nitelikleriyle dünyadan alınıp bulutlar içerisinde ilahi alemlere yükseltileceklerini vurgular (Filipililer 3:21; I Selanikliler 4:17). Yine buna göre, daha önce ölmüş olan İsa yanlıları da diriltilerek ölümsüzlük elbisesine bürünmüş halde onlara katılacaklardır. Özellikle Vahiy kitabındaki anlatılar dikkate alındığında, bu olay öncesinde ve sonrasında, bütün Hıristiyan olmayanları içeren inançsızları ise korkutucu olaylar beklemektedir.

Hıristiyan geleneğinde geçmişten günümüze canlığını korumuş olan ve bütün Hıristiyanlarca geleneksel iman formülasyonunda/kredosunda kullanılan genel bir inanç unsuru olarak kabul edilen İsa’nın ikinci gelişine yönelik bu beklentinin, özellikle Protestan çevrede oluşan çeşitli Mesiyanist/Mesihçi ve Milenyanist/Binyılcı mezhep ve tarikatlarda daha fazla öne çıkarıldığı görülmektedir. Bu mezhep ve tarikatlar, kutsal metinlerde İsa’nın gelişine yönelik ifadeleri, kendi öğretilerinde temel yapmakta ve çeşitli inanç ve ritüellerini bu beklentiyi ön plana çıkaracak şekilde yorumlamaktadırlar.

Tanrıyı Kıyamete Zorlamak (çev. M. Acar, H. Özmen, Ankara: Kim Yayınları 2002) başlığıyla Türkçeleştirilen G. Hallsell’in kaleme aldığı çalışma (Forcing God’s Hand, Washington D.C.: Crossroads Int. Publ. 1999), günümüz Hıristiyan Batı dünyasında oldukça yaygın olan bu beklentilere ve bu bağlamda var olan şiddet yanlılığına yönelik önemli bilgiler içermektedir. ABD’li bir gazeteci olan yazarın, siyahlar, Kızılderililer ve Meksikalılar gibi ABD’nin ötekileri üzerinde yaptığı çalışmalarını hazırlarken, bizzat bu grupların içerisinde yer alarak (hatta siyahlara yönelik çalışmasında derisini siyaha boyayıp beyazların arasında siyah bir kadın olarak yaşama tecrübesini yaşayarak) edindiği izlenimleri yansıtması, onun çalışmalarını daha da ilginç hale getirmektedir. Nitekim Hallsell, bu çalışmasını hazırlama aşamasında da ünlü Baptist rahip Jerry Falwell’ın başını çektiği ABD merkezli fundamentalist grubun içerisinde yer almış, onlarla birlikte dinsel içerikli çeşitli denizaşırı turlara/seyahatlere katılmış ve birebir yaşayarak edindiği izlenimleri kitabında okuyucuyla paylaşmıştır.

Kitabın girişinde, ele alınan konuyu özetleyen şu soru göze çarpar: “Jerry Falwell gibi bir Hıristiyan niçin dünyanın sonu için dua ediyor?” Bu soruyu cevaplar mahiyette kitapta ele alınan konu, ABD merkezli Hıristiyan fundamentalist akımların dünyanın son dönemini (ahir zamanı) oluşturduğunu düşündükleri içinde yaşadığımız dönemde, İsa’nın yeryüzüne gelişi öncesi gerçekleşmesini bekledikleri olaylar ve bu olayların bir an önce gerçekleşmesi amacıyla yaptıkları faaliyetlerdir. Ayrıca eser, Hıristiyan sağı olarak tanımladığı bu akımlarla Yahudi fundamentalizmi ilişkisini ve bu akımların, başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinin siyasal yapıları ve politikaları üzerindeki etkilerini de konu almaktadır.

Kitapta kendisinden sıkça bahsedilen isimlerden Jerry Falwell ve Pat Robertson gibi şahısların, Türk okuyucusuna oldukça tanıdık geldiği dikkati çekmektedir. Hatırlanacağı gibi Falwell, özellikle 2002’nin sonlarında Hz. Muhammed’e ve İslam’a yönelik yaptığı çıkışla dünya kamuoyunun gündemine oturmuştu. ABD’nin önde gelen medyatik vaizlerinden birisi olan ve milyonlarca sempatizanı/taraftarı bulunan Falwell, 6 Ekim 2002’de CBS’in 60 Minutes programında kısaca, Hz. Muhammed’i savaş ve şiddet yanlısı olan bir terörist olmakla suçlamaktaydı. Hz. Muhammed’e yapılan bu itham, zaten öteden beri çeşitli vesilelerle Müslümanları ve İslam inancını şiddet, terör ve kanla yan yana göstermekten kaçınmayan Batı medyasının ve siyasi çevrelerinin oluşturduğu kampanyadan muzdarip Müslümanları ayağa kaldırdı ve dünya çapında tepkiler oluştu. Artan protestolar üzerine Falwell, Hz. Muhammed’le ilgili sözlerine değinmese de Müslümanların duygularını incitmiş olduğundan dolayı özür beyan ederek tepkileri dindirmeye çalıştı.

Gerçi ABD’de oluşturulmaya çalışılan anti-İslami kampanya açısından Falwell’ın bu çıkışının bir ilk olduğu söylenemez. Yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren, özellikle de 11 Eylül 2001’de New York’taki ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra iyice yaygınlaşan bir kampanya, Batı’da İslam karşıtı kamuoyu oluşturma yönünde hayli etkili gözükmektedir. ABD’de bu kampanyaya hararetle destek veren evanjelik Hıristiyan gruplar arasında, Falwell’in yanı sıra Pat Robertson, Franklin Graham, Tim LaHaye ve Hal Lindsay gibi önde gelen dini liderlerin ve vaizlerin de bulunduğu fundamentalist Baptistlerin başı çekmesi dikkat çekicidir. Örneğin Falwell’in İslam ve Hz. Muhammed’le ilgili yukarıda değindiğimiz iddialarına paralel şekilde Baptist vaizlerden Pat Robertson ve Jerry Vines da Hz. Muhammed’i “gözü dönmüş bir fanatik, bir hırsız, katil ve haydut” ve “şeytanın tutsağı cinsel bir sapık” olmakla suçlamaktadırlar. Bir başka etkili din adamı olan Franklin Graham ise İslam’ı “kötü ve şeytani bir din” olmakla itham etmektedir. Açıkça anlaşılacağı gibi, bu kampanyayla Batı kamuoyunda zihinlere yerleştirilmeye çalışılan tema, İslam’ın barış değil savaş, sapkınlık, şiddet ve terör dini, İslam peygamberinin bir terörist ve cinsel bir sapkın, Müslümanların ise potansiyel teröristler olduklarıdır. 

İslam ve Müslümanlarla ilgili Falwell ve benzeri Hıristiyan fundamentalistlerin başını çektiği bu kampanya dikkate alındığında, Hallsell’in kitabı önemini ve güncelliğini daha da artırmaktadır. Zira kitap, okuyucuya Falwell, Robertson, LaHaye ve benzeri Hıristiyan dini önderlerin, dünyayı belirgin şekilde saran ve gittikçe de etkisini artıracak gözüken şiddet ve kaosa yönelik görüşlerini yansıtmakta; dünyayı, özellikle de Ortadoğu uluslarını gelecekte bekleyen korkunç olaylara/planlara dikkat çekmekte; Hıristiyan fundamentalizminin şiddet ve terör yanlısı olmasının dinsel dayanaklarını deşifre etmektedir.

Falwell ve benzeri fundamentalistler, kendilerini Hıristiyan Dispansasyonalistler olarak tanımlamaktadırlar. Dispansasyonalistler, Yeni Ahit’teki anlatılardan ve kehanetlerden hareketle ahir zamanda İsa’nın gelişi öncesi yaşanması beklenen olayları belirli dönemler halinde kategorize etmekte ve bunlardan Yahudilerin yurtlarına dönmeleri ile Yahudi devletinin kurulması gibi safhaların tamamlandığını, bütün uluslara İncil yayma safhasının son aşamasına gelindiğini ve yeryüzünde ortaya çıkacak olan felaketlerin hemen öncesi ebedilik elbisesine bürünmüş olarak semavi aleme çıkmayı ifade eden dördüncü dönemin başlamasının ise an meselesi olduğunu düşünmektedirler. Bunlara göre, İsa’nın gelişi öncesi gerçekleşecek olan şiddet olaylarının etkisinden uzak şekilde semaya yükseliş ve oradan İsa ile birlikte yeryüzüne inerek, kötülere karşı verilecek son savaşta Tanrı Oğlu İsa’nın yanında yer almak temel amaçtır. Kutsal kitapta bu olaylara ilişkin ifadeler açık seçik yer almakta ve bu olaylar içinde yaşadığımız zamanda birer birer ortaya çıkmaktadır.

Hıristiyan fundamentalistler, İsa Mesih’i, atına binmiş, dünyanın bütün ordularını yöneten ve nükleer başlıklarla donanmış bir halde, milyarlarca kafirin canına okuyacak beş yıldızlı bir general şeklinde betimlemektedirler. Yeryüzüne inerek inançsızlarla karşı karşıya geldiğinde, ilk saldırıyı bu mağrur ve kudretli general, yani İsa başlatacak ve onlara karşı yanında taşıdığı (besbelli tanrısal alemden yeryüzündeki inançsızlara hediye olarak getirdiği) yeni bir silah kullanacaktır. Bu silah, nötron bombasının yaptığı etkiye eşdeğer bir etki oluşturacak ve İsa tarafından yönetilen bu savaşta (Armagedon Savaşı’nda) milyarlarca insan, yok edilecektir.

Hıristiyan fundamentalistlerce tanımlanan bu beş yıldızlı general İsa, İncillerde, sağ tarafına tokat atana, sol tarafını da çevirmeyi salık veren ve her fırsatta sevgi ve bağışlamayı ön plana çıkaran İsa olabilir mi? Kanaatimizce hayır. Zira, burada tanımlanan İsa, İncillerin her fırsatta sevgi ve bağışlama mesajını vurgulayan İsa’sından ziyade, 20. yüzyıl holokostunun mimarı Hitler’i anımsatmaktadır.

Burada haklı olarak şu tespitin de yapılması yerinde olur: Falwell ve benzeri Hıristiyan köktencilerin, bir yandan İslam’ı, Hz. Muhammed’i ve Müslümanları şiddet ve terör yanlısı olmakla itham ederken, diğer yandan İsa ile ilgili çizdikleri bu profil ve dünyanın sonuna ilişkin tasarım, kendi söylemlerindeki açık bir paradoksu/çelişkiyi su yüzüne çıkarmaktadır. Bununla birlikte, Hallsell’in kitabında, bu Hıristiyan fundamentalistlere ilişkin verilen bilgiler dikkate alındığında, bunların, Kitabı Mukaddes öngörüleri bağlamında gerçekleşmesini bekledikleri ve kişisel olarak yaptıkları katkılarla bizzat destekledikleri şiddet eylemlerini, şiddet ve terör bağlamında değerlendirmedikleri, bunları, dünyanın sonuna ilişkin tanrısal bir takdir olarak gördükleri ve muhtemelen, Ortaçağdan itibaren çeşitli Hıristiyan teologlarca dile getirilen “haklı savaş ve şiddet” bağlamında gördükleri anlaşılmaktadır.

Peki, Hallsell’in, haklı olarak “Armegedon teologları” adını verdiği bu Hıristiyan fundamentalist liderlerin, vaaz ve söylemlerinde ön plana çıkardıkları dünyanın sonuna yönelik bu olaylarda, kendi rolleri ne olacaktır?

Kitapta, bu soruya cevap olan ilginç ve bir o kadar da korkutucu bilgiler yer almaktadır. Falwell ve benzeri fundamentalistler, Pavlus döneminden beri sürekli olarak beklenen Mesih’in yeryüzüne gelişi hadisesinin bu çağda, kendi yaşamları esnasına olacağını düşünmektedirler. Onlara göre, kutsal metinlerde işaret edilen buna yönelik kehanetler birer birer vuku bulmaktadır. Kendileri İsa’nın yeryüzüne gelişine tanıklık edecek ve ona katılarak kötülere karşı verilecek son mücadelede Rabbin safında olacak olan seçilmişlerdir. Dolayısıyla bu zamanda en önemli olan şey, buna inanmak ve hazırlık yapmaktır. Buna inanmayanların tümünü, -isterse onlar sıradan bir Hıristiyan olsunlar- ebedi bir ceza beklemektedir. Dünyanın sonuna yaklaşıldığında İsrail merkezli olarak çıkacak savaşlarda, insanların üzerine gökten ateş ve kükürt (onlar bunu açıkça nükleer bir savaş olarak yorumluyorlar) yağacak ve atların gemlerine kadar yükselen kan oluk oluk akacaktır. Fundamentalist Hıristiyanlar, tüm bu olayların hemen öncesinde, ilahi alemlere yükseltilecekleri ve yeryüzünde gerçekleşecek bu türbülasyonun etkisinden korunacakları kanaatindedirler. Buna göre onlar, aşağıda vuku bulan katliamı, şiddet ve terörü,  yükseldikleri ilahi alemin kapalı türbinlerinden izleyeceklerdir. Dolayısıyla yeryüzünde şiddet ve nefretin artması, kan ve gözyaşının çoğalması kötü bir şey değil, yaklaşan Mesih döneminin ve kendilerine ilişkin iyi geleceğin habercisidir.

Hallsell, bu fundamentalist Hıristiyanların yalnızca bu inanç ve beklenti içinde olmakla yetinmediklerini, zaman zaman bu beklentilerin gerçeğe dönüşmesi için bizzat inisiyatifi ellerine aldıklarını ve akıl almaz şiddet ve terör hadiselerine giriştiklerini ya da bunları planladıklarını da örneklerle anlatmaktadır. İsa’nın gelişi öncesi olacağı öngörülen Kudüs’te Üçüncü Tapınağın inşasını sağlamak amacıyla tapınağın inşa alanında bulunan Mescidi Aksa’nın yıkımı için sabotaj planlamak, dünyanın çeşitli bölgelerinde toplu ölümlerle sonuçlanan şiddet eylemleri organize etmek, İsrail ve Yahudilerce Müslümanlara yönelik başvurulan şiddet ve baskıyı her zeminde desteklemek ve benzeri örnekler, bu fundamentalistlerin Mesih’in gelişi sürecini hızlandırmak amacıyla giriştikleri veya destek verdikleri şiddet eylemlerinin boyutlarını ortaya koymaktadır.

Tarihteki birçok büyük çatışmanın/savaşın, -her ne kadar bunlar çeşitli sosyo-kültürel ve siyasal artalanlara dayanmış olsalar da- bazı kişiler veya olaylarca neden olunan kıvılcımlarla ateşlendiği göz önüne alındığında, bir an önce dünyanın sonu ve Mesih dönemi için adeta yanıp tutuşan bu fanatik köktencilerin tavırları insanı ürkütmektedir. Zira bunların, bizzat yaptıkları, destekledikleri veya teşvik ettikleri birçok şiddet eylemi gibi, kutsal metinlerinde öngörüldüğüne inandıkları küresel bir çatışmayı tetiklemekten geri durmayacakları aşikardır. Hatta bunların, Vahiy kitabında işaret edildiğini düşündükleri nükleer bir savaşın öncülüğü yapmaları işten bile değildir.

Hallsell’in, bu fundamentalistlerin Batı (özellikle de ABD) toplumundaki siyasal, ekonomik ve sosyal etkileri/güçleri hakkında verdiği bilgiler de ürkütücüdür. Buna göre yalnızca ABD’deki fundamentalistlerin sayıları 50 milyonu bulmakta ve 1200’den fazla milenyumcu tarikat dünyanın sonu tellallığı yapmaktadır. Ayrıca Reagan gibi ABD başkanlarının da aralarında bulunduğu birçok etkin ve etkili siyasal lider Armegedon teolojisini desteklemekte ve Armegedon Savaşı’nın kendi yaşamları esnasında olacağını beklemektedirler. Ayrıca bu fundamentalist ve evanjelik Hıristiyan akımlar, Hıristiyan olmayan ülkelerde de yoğun faaliyette bulunmaktadırlar. Öyle ki Protestan misyonerlerin yaklaşık yüzde doksanının bunlardan oluştuğu belirtilmektedir.

Yazar, çalışmasının sonunda herkesi “savaşçı bir tanrı” ile “evrensel sevgi ve barış tanrısı” arasında bir tercih yapmaya çağırıyor. Falwell ve benzerlerinin bu tercihi, birincisinden yana kullandıkları kesin. Hallsell’in kitabı, yaşadığımız dünyada bizleri de şu ya da bu şekilde içine alan küresel şiddetin ve bunu besleyen, buna yasallık zemini hazırlayan dinsel inanışların/metinlerin anlaşılması ve şiddet ve kaosun toz-dumanı arasında “kimin eli kimin cebinde” olduğunun daha iyi tahlil edilmesi açısından mutlaka okunması gereken önemli bir çalışma.