Ebû Cafer Muhammed bin Cerir et-TaberîHazırlayan: Ömer Peksöz2 Mart 2018

Ebû Cafer Muhammed bin Cerir et-Taberî

Büyük İslam âlimi Ebû Cafer Muhammed bin Cerir et-Taberî hicri 224/225’te (m. 839) Hazar Denizi’nin yirmi kilometre güneyinde yer alan […]

Büyük İslam âlimi Ebû Cafer Muhammed bin Cerir et-Taberî hicri 224/225’te (m. 839) Hazar Denizi’nin yirmi kilometre güneyinde yer alan Taberistan’da doğdu. Eğitimine çok erken yaşlarda başladı; yedi yaşında hafız oldu ve dokuz yaşında hadis öğrenmeye başladı. On iki yaşındayken ilim tahsil etmek için evinden ayrıldı. Önce yaklaşık beş sene kalacağı Rey şehrine gitti. Buradaki önemli âlimlerden Ebû Abdullah Muhammed bin Humeyd el-Râzî’den dersler aldı; başka dersler yanında İbni İshak’ın tarih kitapları, özellikle de siyeri üzerine çalıştı. Böylece Taberî daha genç yaşlarda İslam-öncesi ve erken İslami dönem tarihiyle tanışmış oldu. Bunun dışında Rey’de Hanefi mezhebine göre İslam fıkhı öğrenimi de gördü.

Ardından Taberî, Ahmed bin Hanbel’den ders almak üzere Bağdat’a gitti, ancak bu mümkün olmadı, zira Ahmed bin Hanbel kısa süre önce vefat etmişti (h. 241). Bir ya da iki yıl içinde Bağdat’tan ayrılıp Basra, Kufe ve Vasıt’a seyahat etti. Bu şehirlerde önde gelen birçok âlimle tanıştı ve daha önceden öğrendiği Hanefi fıkhına ek olarak, Şafiî, Malikî ve Zâhirî fıkıhlarını da öğrendi. Zâhirî fıkhını bizzat Davud el-Zâhirî’den okudu ve hocasının birçok eserini yazıya geçirip aktardı.

Yirmili yaşlarının sonuna doğru Suriye, Filistin ve Mısır’ı ziyaret etti. Beyrut’ta Abbas bin Velid’le tanıştı; ondan Suriye ekolü kırâatları üzerine dersler aldı. Ayrıca bir önceki asrın Beyrutlu önemli fakihi Evzâî’nin fıkhi görüşleri üzerine çalıştı.

Taberi 867’de Mısır’a gitti. Mısır’daki ikameti esnasında üç büyük Şâfiî âlimi İsmâil bin İbrâhim el-Müzenî, Rebî‘ bin Süleyman el-Murâdî ve Ebû Abdullah bin Abdülhakem’den Şâfiî fıkhını tahsil etti. Arap dili ve edebiyatı uzmanı Ebü’l- Hasan Ali bin Serrâc el-Mısrî ile yakın dostluk kurdu; onunla hadis, fıkıh, dil, sarf ve nahivle şiire dair sohbetlerde bulundu. Bir edebî sohbet meclisinde arûz söz konusu edilince pek bilmediği bu konuyu Halîl bin Ahmed’in Kitâbü’l-‘Arûz adlı eserinden inceledi. Ayrıca Yûnus b. Abdüla‘lâ es-Sadefî’den hem Mâlikî fıkhını hem de bazı kırâatları okudu. Fustat’ta çeşitli ilim dallarında yetişmiş bir şahsiyet olarak büyük bir şöhrete ulaştı. Taberî bu arada Dımaşk’a (Şam) gitti ve oradaki bazı âlimlerden hadis ve kıraat dersleri aldıktan sonra tekrar Fustat’a geldi; 256’da (870) Bağdat’a döndü.

Taberi tüm yaşamını ilme ve irfana vakfetti; geriye bir ömre sığdırılması zor eserler bıraktı. Eserlerinin bir kısmı günümüze kadar ulaşmadı, ama bugün elimizde olanlar bile onu tefsir ve tarih alanında vazgeçilmez bir referans haline getirdi.  Ellili yaşlarındayken meşhur tefsiri câmiu’l-beyân an te’vîli âyi’l-kur’ân’ı yazdı. Bu eser 20. yüzyıl başlarında 31 cilt halinde yayımlandı. Tarih alanındaki meşhur eseri târihu’r-rusûl ve’l-mulûk ve’l-hulefâ’yı ise yetmişli yaşlarında tamamladı. Yaşadığı zamanda tefsir ve tarihten başka kırâat, meânî, hadis ve fıkıh alanlarında da otorite oldu, ömrünün sonuna kadar tasnif ve telifle uğraştı, birçok talebe yetiştirdi.

Taberî yaşamının yaklaşık 50 yılını Bağdat’ta geçirdi; geçimini önemli ölçüde babasından kalan mirasla sağladı. Dünyalık peşinde koşmadı, resmi bir görev üstlenmedi; kendisine teklif edilen kadılık ve Divanı Mezalim Reisliği gibi görevleri reddetti.

Yaşamı süresince meşhur bir figür oldu. Bağdat’taki Hanbeliler ve Zâhirîlerin hasmâne tutumları nedeniyle zor zamanlar geçirdi. Taberî’nin dillendirdiği, Hanbeliliğin fıkhî bir mezhep olarak alınamayacağı, zira Ahmed bin Hanbel’in bir fakîh değil, bir muhaddis olduğu görüşü Hanbelîleri kızdırıyordu. Öyle ki bu kızgınlığı Taberî’nin evini taşlamaya kadar ilerlettiler. Olaylara müdahale eden Abbasi yönetimi Hanbelilerle Taberî’yi bir araya getirme ve meselenin müzakere yoluyla tatlıya bağlanması teşebbüsünde bulundular, ama bu pek başarılı olmadı. Nitekim Taberî 310’da (923) vefat ettiğinde cenazesi Hanbelilerin saldırısına uğramasın diye gizlice defnedildi.

Yaşamı boyunca Taberî faziletli, zühd ve takva sahibi birisi olarak tanındı; sahabi ve tabiinin yolunu izlemeye dikkat etti. Siyasi huzursuzluk, toplumsal kriz ve felsefi, kelâmî tartışmalarla dolu bir dönemde, hilâfete ve ehl-i sünnete muhalif grupların aşırı görüşlerine kesin karşı çıktı; Cebriyye, Kaderiyye ve Mutezile akımlarına açıktan tavır aldı. Güçlü bir tarih, tefsir, kıraat ve fıkıh bilgisine sahip olan Taberî, Bağdat’ta 10 yıl kadar Şâfiî mezhebine göre, sonra da kendi ictihadlarına göre fetva vermeye başladı. Böylelikle Ehl-i Sünnet içinde onun isminden hareketle bir fıkıh okulu (Cerîriyye ya da Taberiyye) kurulmuş oldu; ancak bu fıkhî mezhep, Taberî’nin vefatı sonrası varlığını fazla sürdüremedi.

Çalışmalarıyla İslam ilim ve düşünce geleneğine büyük katkıları oldu. Özellikle tefsir ve tarih alanında önceki literatürün süzgeçten geçirilip yeniden düzenlenmesini sağladı. Kendisinden önceki asırlarda yaşamış âlimlerden kalan çok geniş bir tarih ve tefsir müktesebatını (ki büyük bir kısmı bugün elimizde değildir) bir düzen içinde bizlere sundu. Tefsir ve tarih alanındaki bu katkısı nedeniyle Taberî, bir bakıma bu ilimlerin temelinin atılmasında kilit rol oynayan bir İslam âlimi olarak tarihe geçti. Yazdığı tefsir dolayısıyla imâmu’l-müfessirîn, yazdığı tarih nedeniyle de şeyhu’l-müverrihîn’dir.