İmam ŞâfiîHazırlayan: Ömer Peksöz15 Nisan 2018

İmam Şâfiî

Gündelik hayatında Hz. Peygamber’in sünnetine riayet etmeye ihtimam gösterdi, gerek yaşamında gerekse fıkıhtaki usulünde Allah’ın Kitabı’na ve Resulünün Sünnetine riayeti önceledi; Nebevi Sünnet’in Kur’an’ın doğru anlaşılmasının ve yanlış yorumlardan korunmasının güvencesi olduğunu vurguladı.

Şâfiî fıkıh ekolünün imamı Ebû Abdillâh Muhammed bin İdrîs bin Abbâs eş-Şâfii 150’de (767) Gazze’de doğdu. Henüz iki yaşındayken babası vefat edince annesi onu Mekke’ye götürdü. Mina yakınlarındaki Şi’bülhayf semtinde fakirlik içinde büyüdü. Küçük yaştan itibaren güçlü hafızası ve ilme yatkınlığı ile dikkati çekti. Yedi veya dokuz yaşında Kur’an’ı ezberleyen Şâfii, on üç yaşında Mescidi Harâm’da Kur’an okutmaya başladı. İsmâil bin Kustantîn’den aldığı kıraat derslerinin yanında çokça ilim meclislerine katıldı. Başta Süfyan bin Uyeyne ve Müslim bin Halid ez-Zenci olmak üzere zamanın önde gelen birçok önemli âliminden ders aldı. İbn Abbas’ın Amr bin Dinar, İbn Cüreyc ve Ata bin Ebu Rebah yoluyla intikal eden ilim çizgisini tanıdı.

Emanet aldığı bir nüshadan el-Muvatta’yı ezberleyen Şâfiî,  İmam Mâlik bin Enes’in öğrencisi oldu. O esnada yirmili yaşlarının başında olan Şafiî’nin yeteneğini sezen Mâlik bin Enes, vefatına (179/795) kadar onunla bizzat ilgilendi. Şafiî, hocasının ilmî birikimine en iyi nüfuz eden öğrencilerinden oldu.

Mâlik bin Enes’in vefatı sonrası Şâfiî, kendisine yapılan bir teklif üzerine 179’da Yemen’e gitti ve orada Necran kadısı olarak beş yıl kadar görev yaptı. Görev yaptığı dönemde Yemen’de siyasi bir takım çekişmeler söz konusuydu ve Harun er-Reşid iktidarına karşı birtakım ayrılıkçı hareketlere yönelik sıkı bir takibat vardı. Bu ortamda Şâfiî, yöre yöneticisi tarafından tertiplenen siyasi bir kumpasın kurbanı oldu. Halifeye karşı isyan hazırlığı içinde olan ve Ali taraftarlığı yapmakla suçlanan bir grupla işbirliği yaptığı, hatta bu konuda halkı kışkırttığı iddia edildi. Râfizî olmakla itham edildi. Şâfiî, ehli beyti sevdiğini, ancak yönetime karşı bir siyasi hareket içinde olmadığını söylediyse de bu suçlama doğrultusunda bir grupla birlikte halifenin huzurunda yargılanmak üzere Rakka’ya ya da Bağdat’a götürüldü (184/800). Yargılamada kendisiyle birlikte götürülen diğer kişiler idam cezasına çarptırılırken Şâfiî idamdan kıl payı kurtuldu. Kendisine yöneltilen suçlamaların asılsız olduğunu ve kendisinin sadece bir ilim adamı olduğunu ifade eden Şâfiî, buna şahit olarak İmam Şeybânî’yi gösterdi. Şeybânî’nin de şehadetiyle halife Harun er-Reşid onun masumiyetine karar verdi ve onu hediyelerle taltif etti. Bir müddet Bağdat’ta ikamet eden Şâfiî, bu süre zarfında Şeybânî’nin derslerine devam etti. Buradaki ikameti sırasında gerek Şeybânî gerekse diğer Re’y ekolü temsilcilerinin çalışmalarını, eserlerini inceleme fırsatı buldu, bunların bir kısmının kopyalarını edindi ve Hanefi fıkhının temellerini araştırdı.

Daha sonra Mekke’ye dönen Şafiî, Hanefî fıkıh ekolünü eleştirmeye başladı. Şeybânî ile aralarında hem Bağdat’ta hem de Mekke’de münazaralar gerçekleştiği anlatılır.

Şâfiî daha sonraları tekrar Bağdat’a gitti ve orada ikamet etti. Bu dönemde birçok kişi kendisinden dersler aldı; öğrencileri arasında kuşkusuz en meşhuru Ahmed bin Hanbel’di. Bu dönemde meşhur eseri er-Risâle’yi yazdı. Fıkıh usulü konusunda yazılan bu önemli çalışmayı daha sonra Mısır’da tekrar kaleme aldı ve Mısır’daki nüsha günümüze kadar ulaştı. Şâfiî’nin fıkıh usulü konusunda Kur’an’la birlikte hadise ve sünnete yaptığı vurgular, Bağdat’ta Re’y ekolü karşısında zor durumda olan hadis ekolünün güçlenmesine katkı sağladı. Halife Me’mun’un Mutezili kelamı doğrultusunda yaptığı uygulamalardan ve baskılardan rahatsız olan Şâfiî, Bağdat’tan ayrıldı ve ömrünün son dönemini 199-200 civarında (815) gittiği Mısır’da geçirdi.

“Kur’an öğrenenin saygınlığı artar, fıkıhla meşgul olanın değeri yükselir, hadis yazanın delilleri kuvvetlenir, … kendini korumayana ise ilmi fayda etmez”

Halife Me’mun, Şâfiî’ye Mısır kadılığı görevini teklif ettiyse de Şâfiî bunu kabul etmedi; Mısır’da ders vermeyi, öğrenci yetiştirmeyi tercih etti. Bu dönemde bir diğer meşhur eseri olan el-Ümm’ü kaleme aldı. Şâfiî’nin fıkhi görüşlerini yansıtan bu muhteşem eser de günümüze ulaştı. Bunlardan başka Şâfiî’nin daha birçok eser daha kaleme aldığı bilinmektedir.

Mısır’daki dört yıllık ikameti süresince Şâfiî, İmam Mâlik’in önde gelen talebelerinden Abdullah bin Abdülhakem’in ailesi tarafından himaye edildi. Bir müddet sonra çeşitli konularda hocası İmam Mâlik’i eleştirmeye başlayınca, İmam Mâlik’in takipçilerinin hışmına uğradı. Bunların baskısıyla vali tarafından Mısır’ı terk etmesi istendi. Üç gün müsaade isteyen Şâfiî, bu sırada valinin ölümüyle kovulmaktan kurtuldu. Mısır’da 204’te (820) vefat etti.

Şâfiî, zâhid, doğru sözlü ve samimi bir Müslüman olarak yaşadı. Gündelik hayatında Hz. Peygamber’in sünnetine riayet etmeye ihtimam gösteren yapısıyla dikkati çekti. Gerek yaşamında gerekse fıkıhtaki usulünde Allah’ın Kitabı’na ve Resulünün Sünnetine riayeti önceleyen Şâfiî, Nebevi Sünnet’in Kur’an’ın doğru anlaşılmasının ve yanlış yorumlardan korunmasının güvencesi olduğunu vurguladı. “Kur’an öğrenenin saygınlığı artar, fıkıhla meşgul olanın değeri yükselir, hadis yazanın delilleri kuvvetlenir, … kendini korumayana ise ilmi fayda etmez” sözü ona atfedilir.