KUR’AN VE RAMAZANProf. Dr. Ekrem Öztürk25 Nisan 2022

KUR’AN VE RAMAZAN

Bismillahirrahmanirrahim. Rahmeti sonsuz merhameti sınırsız Allah’ın (cc) adıyla; İlk indirdiği ayette ortada hiçbir metin yokken Rabbimiz “yaratan Rabbinin adıyla oku” […]

Bismillahirrahmanirrahim. Rahmeti sonsuz merhameti sınırsız Allah’ın (cc) adıyla;

İlk indirdiği ayette ortada hiçbir metin yokken Rabbimiz “yaratan Rabbinin adıyla oku” (Alak, 96/1) buyuruyor. Hayatta her ne iş, her ne planlama yaparsak yapalım, her neyi okursak okuyalım, işin merkezinde Allah (cc) olmalıdır; Resulüne vahiyle bize iletilen Allah’ın kitabı olmalıdır… Allah’sız bir hayat anlamsız bir hayattır ve sonu hüsrandır.

“Rabbim göğsüme genişlik ver, işimi kolaylaştır, düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni” (Taha, 20/25-28). “… Gireceğim yere dürüstlükle girmemi, çıkacağım yerden dürüstlükle çıkmamı sağla, bana tarafından hakkıyla yardım edici bir kuvvet ver” (İsra, 17/80).

Dua ibadetin özüdür; kişinin kalbinin Allah’la (cc) konuşmasıdır. Dua aciz olanın aciz olmayandan istemesidir. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“(Resulüm!) De ki kulluk ve duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin! …” (Furkan, 25/77).

Esasen dua Müslümanın hem silahıdır hem yol azığıdır. Çünkü dua kötülüklere karşı bir kalkandır.

Hamdetmek de Rabbimiz karşısında haddimizi bilmektir. Hamd, her türlü övgü sahibi, Rahman ve Rahim olan, doğruyu yanlıştan ayıran Kur’an’ı bizlere inzal eden ve başı rahmet ortası mağfiret sonu da cehennemden kurtuluşa vesile olan Ramazan ayı ile bu ay içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini bizlere bahşeden Allah azze ve celleyedir.

Selatu selam, vahyin nuruyla aydınlanmış ve bizleri de o nur ile aydınlatmış hidayet rehberimiz olan Hz. Muhammed aleyhisselama ve ben Müslümanım dedikten sonra salih amel işleyerek imanın ve Allah’a kulluğun gereğini yerine getirip bunu ispatlayan, insanları yalnız ve yalnız Allah’a (cc) çağıran güzide kişilerin üzerine olsun.

Ramazan Kur’an ayıdır; Kur’an vahyinin insanlıkla buluşturulduğu aydır.

 

 

Dolayısıyla Ramazan, bizler için kurtuluş reçetesi olan hayat rehberimiz Allah’ın kitabını okuyup tefekkür etme, başta tevhid, nübüvvet, ahiret ve güzel ahlak olmak üzere bu kitabın, bu ilahi mesajın tüm gereklerini idrak edip hayatımızda köşe taşı haline getirmeye dair bilincin daha bir ön plana çıktığı bir zamandır.

Allah’ın kitabının özü sağlıklı bir Allah inancının ve Allah’la (cc) ilişkinin doğru kurulmasının temeli olan tevhid inancıdır. Ramazan ayında Kadir gecesinde inzal olan ilk ayetlerinden itibaren Kur’an bizi bu bilince sahip olmaya çağırmaktadır. “Yaratan Rabbinin adıyla oku” emriyle tüm hayatı yalnızca Allah’ın iradesinin esas alındığı Allah merkezli bir zihin yapısıyla ve buna dayalı bir yaşantıyla ele almamız gerektiğini vurgulamaktadır. Esasen dinin özü de budur; tevhid bilinciyle hayata bakmaktır.   Peki nedir tevhid? Kısaca bu önemli kavram üzerinde durmak bizim için elzemdir.

Tevhid, Allah’ın (cc) her konuda her hususta mutlak birliği ve tekliğidir. “O’nun hiçbir dengi yoktur” (İhlas, 112/4), “…O, hiçbir şeye benzemez” (Şura, 42/11) ayetleriyle ifade edildiği gibi, Allah azze ve celle zatında sıfatlarında ve fiillerinde tek olandır. Bu da “Allah’tan başka ilah yoktur” yani lâ ilâhe illallah temel ilkesine dayanmaktadır.

Kur’an’da ve hadislerde böyle bir sınıflama olmamakla birlikte alimlerimiz tevhidin daha kolay anlaşılması için tevhidi “rubûbiyet tevhidi”, “ulûhiyet tevhidi” ve “isim ve sıfat tevhidi” şeklinde üçe ayırmışlardır.

Rubûbiyet tevhidi, kişinin Allah’ın fiillerinde Allah’ı birlemesidir. Yani yaratma, rızık verme, evreni idare etme, öldürme, diriltme, hüküm koyma gibi konularda Allah’ın birliğini, tekliğini müdrik olmalarıdır. Kur’an, cahiliye zihin yapısına sahip insanların yani müşriklerin de Allah’ın bu sıfatlarının en azından bir kısmını kabul ettiklerine şu örneklerde görüldüğü gibi dikkat çeker:

“Yemin olsun ki eğer onlara/müşriklere “gökleri ve yeri kim yarattı” diye sorsan onlar ‘mutlaka Allah” diyeceklerdir.” (Lokman 31/25)

“De ki size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Yahut o gözlere ve kulaklara malik olan kimdir. Ölüden diriyi çıkaran ve diriden ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerli yerince kim yönetiyor? Hemen Allah diyeceklerdir. De ki o halde sakınmaz mısınız?” (Yunus, 10/31)

Nitekim yalnızca Kur’an’ın nazil olduğu dönem cahiliye toplumu değil günümüz cahiliyesi mensupları da genelde Allah’ın yaratan, rızık veren, dirilten ve öldüren olduğunu kabul etmektedirler. Ancak Allah’a tüm isim ve sıfatlarıyla gereği şekilde iman edip bunun gereklerine riayet etmedikçe bu tarz kabuller onları İslam’ın içine sokmaz. Zira diğerleri kabul edilip Rablığın bir tek özelliği bile kabul edilmezse bunun Allah katında bir değeri yoktur. Örneğin bununla irtibatlı olarak Rabbimiz bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor:

“Onlar (Yahudiler ve Hıristiyanlar) Allah’ı bırakıp alimlerini rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Halbuki onlar bir tek ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Ondan başka ilah yoktur. O, onların şirk koştukları her şeyden münezzehtir” (Tevbe 9/31).

Adiy bin Hatim bu ayetle ilgili olarak şunu anlatmaktadır: “Resulullah bu ayeti okurken yanına vardım ve onlar alimlerine, rahiplerine ibadet etmiyor ki dedim. Bunun üzerine Resulullah (sav) şöyle buyurdu: Hayır, onlar helal olan bir şeye haram, haram olan bir şeyi de helal kılıyorlar da onlar da onlara itaat ediyor. İşte bu onların alim ve rahiplerine ibadetidir, buyurdu” (Tirmizi, 3095; İbn Kesir, 2/459).

Burada da açıkça anlaşılacağı üzere Allah’a inandığını ve O’na ibadet ettiğini düşünen bir kişi, her konuda mutlak tek hüküm sahibi olarak Allah’ı kabul etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.

Tevhid konusunda İslam alimleri tarafından yapılan sınıflamada ikincisi ulûhiyet tevhididir. Buna göre Müslümanın kendi fiillerinde Allah’ı birlemesi yani yaşamıyla ilgili tüm umdelerde egemenlik, hakimiyet, mutlak referans olma, helali haramı belirleme, hayatı düzenleme ve sınırlar koyma yalnız ve yalnız Allah azze ve celleye aittir. Kişi bu yetkileri ne kendisi kullanabilir ne de bir başkasına verebilir. Yukarıda değindiğimiz Adiy bin Hatim hadisinde de vurgulandığı gibi işte bu yetkileri bir başkasına veren insan ona ibadet ediyor demektir. Bu yetkileri bir başkasına vermek ya da Allah’la birlikte bu konularda bir başkasının da yetkili olduğunu düşünmek ve sadece Allah’tan istenilecek şeyleri dünyevi ya da metafizik bir başkasından istemek Allah’ın ulûhiyetine ortak/şirk koşmaktır ki bu Kur’an’da ısrarla altı çizildiği gibi Allah’ın asla affetmeyeceğini belirttiği, kişiyi helake sürükleyen büyük bir suçtur.

Alimlerimizin tevhide dair sınıflamasında üçüncüsü ise isim ve sıfat tevhididir. Bu da Allah’ın (cc) isim ve sıfatlarında birlenmesi demektir.

Müslümanın Allah’ın ne kadar mükemmellik sıfatı varsa, bunların hepsiyle muttasıf olduğuna tüm eksik ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna bize bildirilen isim ve sıfatlarına hiçbir benzetme, örneklendirme, işlevsiz bırakma ve tahrife kaçmaksızın hakikati üzere iman etmesi gerekir.

İşte Kur’an bizleri tevhidi bilinçle buluşturan ilahi kelamdır; Ramazan ise Kur’an’ın hayata geçirilmesi için en iyi bir fırsattır; Allah’ın kitabı Kur’an’ı doğru anlamamız, idrak etmemiz ve Kur’an mesajı doğrultusunda kendimizi, yaşantımızı gözden geçirip, kendimizi düzeltmemiz hususunda bir fırsattır.

Kur’an’ın doğru anlaşılması konusunda öncelikli başvurulması gereken referans yine Kur’an’dır. Bu doğrultuda Kur’an’ı öncelikle Kur’an’a sormak gerekir. Rabbimiz İbrahim suresinin son ayeti olan 52. ayetinde şöyle buyuruyor:

“İşte bu Kur’an kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak tek bir ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir tebliğdir.”

Burada çok önemli bir konu vurgulanıyor: Bu tebliğin ve uyarının asıl maksadı bir başka ifadeyle Kur’an’ın inzal olmasının gerçek sebebi, Allah’tan başka ilah yoktur ilkesinin bütün insanlar tarafından bilinmesi ve bunun gereğinin yerine getirilmesidir. Bunun Kur’anî karşılığı lâ ilâhe illallah mesajıdır. Bu öyle bir kelimedir ki terazinin bir kefesine bu kelime diğer kefesine bunun dışındaki kelimeler konulsa lâ ilâhe illallah olan kefe daha ağır basar. Çünkü en büyük hakikat budur. Bu hakikatin olmadığı yerde mutlaka şirk vardır. İslam’ın dışındaki tüm anlayışlar, beşerî kaynaklı tüm sistemler Allah’tan başka ilah yoktur mesajına karşıdır. Zira böylesi anlayışlarda, böylesi sistemlerde otorite, egemenlik, her hususta belirleyici üstün güç ve mutlak referans olma konularında Allah’tan başka güçler esas alınmak suretiyle Allah’ın ulûhiyetine ve rubûbiyetine ortak/şirk koşulur. Bir yerde şirk varsa orada çıkarcılık ve menfaat esastır, adalet olmaz. Onun için şirk gerçekten en büyük zulümdür. Bugünkü dünyanın temel problemi budur. Probleme doğru teşhis konulmazsa, çözüm de olmaz.

Evet en büyük hakikat lâ ilâhe illallah dedik. Çünkü Rabbimiz bakınız ne buyuruyor:

“Senden önce hiçbir Resul göndermedik ki ona benden başka ilah yoktur, şu hâlde bana kulluk edin diye vahyetmiş olmayalım” (Enbiya 21/25).

Demek ki bütün Resullere bu mesaj iletilmiş, bu mesaj çok önemlidir ve insanlığa söylenecek ilk sözdür. İman kafilesinin önderleri olan o mümtaz Resullerden bir kesit Araf suresinde (Araf, 7/85-93, 59-79) Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Salih Hz. Şuayb’ın (hepsine de selatu selam olsun) şahsında bizlere takdim ediliyor. Bu Resullerin ikamet ettikleri yer farklı, kavimleri farklı, dilleri farklı, bulundukları zaman dilimleri farklı, ama farklı olmayan çok önemli bir şey var. “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilahınız yoktur…” mesajı…

Bu resullerin hitap ettikleri halka tebliğ ettikleri mesajın kaynağının da aynı olduğunu gösterir. Bu mesaj muhataplarına hiç bozulmadan aynen iletilmiştir. Zira bu mesaj, alemlerin Rabbi olan Allah (cc) tarafından inzal olunup korunmuştur. Bakınız Rabbimiz ne buyuruyor:

Ve bilhakkı enzelnâhu ve bilhakkı nezel” (İsra, 17/105).

Yani “Biz onu hak olarak indirdik o da hak olarak indi.”

Buna göre ilahi mesaj kaynak olarak hakkın kendisi olduğu gibi hak olarak da muhatabına (Resule) inmiştir. Yani herhangi bir zarar ziyan, bozulma söz konusu değildir. Nitekim Hz. Peygamber (sav) aracılığıyla insanlıkla buluşturulan ve önceki kitapların musaddıkı ve müheymini olan Kur’an’ın korunması konusunda Rabbimiz Hicr suresinde şöyle buyurmaktadır:

“Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik elbette onu yine biz koruyacağız” (Hicr, 9)

Tarih boyu peygamberler, insanlığı tevhid mesajıyla buluşturan Allah’ın kitabını tebliğ ve tebyin etmişlerdir. Tüm peygamberlerin dilinden aynı sözler çıkmıştır:

“Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak alemlerin Rabbidir” (Şuara 26/125-127).

Kur’an mesajına göre ilk insan ilk peygamberdir; tevhid mesajını ileten, öğreten bir yol rehberdir. Dolayısıyla tevhidi bilinç insanlık tarihinde asıl olandır; fıtrata, insanın yaratılıştaki bozulmamış tabiatına uygun olandır. Hakikatten uzaklaşma ve şirk, heva ve hevese uymaya, bencilliğe, zulme dayalı bir sapma olarak sonradan gelişen bir durumdur. Tarih boyu tevhid ve şirk mücadelesi devam etmiştir. Allah azze ve celle sapkınlığı din edinen insanlara peygamber göndermiş, peygamber onları tekrar tevhid dinine çağırmış, bir kısmı iman edip kurtuluş yolunu seçmiş bir kısmı ise helak yolunu tercih etmiştir.

Bu vesileyle bir noktaya dikkat çekmek yararlı olacaktır: Günümüz evrimci tarih anlayışı, pozitivist zihniyet tanrı inancı açısından insanlığın çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa doğru bir tarihsel süreçten geçtiğini iddia etmektedir ki bu tamamen bir yanlış kanaattir; bir saptırmadır. Zira yukarıda belirttiğimiz gibi ilk insan tevhid ehlindendir.

Bugün yaşadığımız zaman diliminde sekülerizmi ve pozitivist bir zihin yapısını esas alan modern toplum yapısı, insanı, benliği, aklı ve rasyonaliteyi üstün güçler olarak kutsamakta, hayatta belirleyici olarak bunları esas almaktadır. Doğru ve yanlışın, iyi ve kötünün, haram ve helalin kısacası tüm değerlerin belirlenmesinde Allah’ın iradesinin değil hazlarıyla, tutkularıyla insan aklının ve iradesinin esas alınmasına dayalı bu anlayış şirktir; Allah’a ortak koşmaktır. Dahası bu durum yalnızca kendisini ateist, materyalist olarak niteleyen çevrelerde değil, bir şekilde yaratan ve yöneten güç olarak Allah’a iman ettiğini söyleyenler için de genelde geçerlidir. Bakınız Rabbimiz onların durumunu ne güzel açıklıyor:

“Onların çoğu Allah’a şirk koşmaksızın iman etmezler” (Yusuf, 12/106).

Tabi ki Allah azze ve celle böyle bir imanı reddediyor.

“Bugün modernitenin putları ego servet, mülkiyet, para, makam, moda, çeşitli ideolojiler, etnik ya da milli kimlikler, sosyal ve siyasal önderler, bağlanılan cemaatler ve daha birçok şey… Gerçek hayatta kişiyi yöneten ve yönlendiren güçler ilahlar olarak karşımıza çıkmaktadır.” (Şinasi Gündüz, Müslüman Bilinç, s. 26) Tek tanrıcılık bu mudur!

Gerçekte lâ ilâhe illallah mesajı bir hürriyet fermanıdır. Kulluğu sadece ve sadece bu evreni yoktan yaratan evren üzerinde mutlak anlamda hükümran olan Allah azze ve celleye tahsis etmek O’ndan başka tüm sahte ilahları reddetmek kişiye onur ve şeref kazandırır. Onu gerçek anlamda hürriyetine kavuşturur.

Kur’an mesajının özünü oluşturan tevhid inancı yalnızca insan zihninde ve eylemlerinde Allah’ın birlenmesinin ifadesi değildir kuşkusuz… Allah’ın mutlak ulûhiyetinin ve rubûbiyetinin tüm var oluşta, tüm mevcudatta birliği ve merkeziliğidir. Canlı ve cansız tüm mevcudattaki tüm evrendeki tüm mahkukattaki düzenin ve nizamın tesis edicisi Allah’tır. Evrendeki bu düzen ve nizam Allah’ın birliğinin, tekliğinin eseridir. O, göklerde ve yerde olan her şeyin sahibidir, O’nun kudret, irade ve bilgisi, izni olmaksızın bir yaprak bile kıpırdamamaktadır.

Esasen Allah’ın yarattığı evrende müthiş bir düzen vardır. Ramazan bize Allah’ın yarattığı bu eşsiz düzen üzerine tefekkür etme fırsatını da sağlamaktadır. Böylelikle yüce Allah’ın (cc) kadrini O’na yaraşır bir şekilde ne kadar güzel anlayabilirsek, o ölçüde Rabbimize kul olmanın hazzını duyarız. Rabbimizin kudreti o kadar nâmütenâhîdir ki kabiliyeti ve idraki sınırlı olan bizlerin bunu tam olarak kavraması imkansızdır. Ancak bu kudretin eserlerini görerek takatimiz ölçüsünde bazı şeyleri anlayabiliriz.

Örneğin Rabbimizin eseri olan evrenin yapı taşları bünyesinde milyarlarca yıldız ve yıldızlararası boşlukta gaz ve tozdan oluşan galaksiler vardır. Evrende (ki gerçek sayısını ancak Allah bilir) on milyar kadar galaksi olduğu tahmin edilmektedir. Güneş sisteminin de içinde bulunduğu galaksiye Samanyolu Galaksisi veya kısaca Samanyolu denilmektedir. Çıplak gözle görülen yıldızlar Samanyolu galaksisinin güneş komşuluğundaki küçük bir parçasını oluştururlar. Samanyolu galaksisi küresel değil oldukça yassı, ortası şişkin, ince bir disk şeklindedir. Diskin kalınlığı 2000 çapı 200 bin ışık yılı kadardır. Saniyede ışık hızının 300 bin kilometre olduğu düşünülürse bu rakamların ne kadar büyük oldukları, dolayısıyla Samanyolu Galaksisinin ne kadar büyük olduğu anlaşılır. Bu galakside yüz milyar yıldız vardır. Bu yıldızlardan birisi de güneştir. Dünya ise güneşin etrafında dönen dokuz gezegenden birisidir. Dünyanın çapı güneşin çapının yüz dokuzda biridir. Güneşin hacmi dünyanın hacminin 1.300.000 katıdır.

Bu rakamların ışığında sadece Samanyolu Galaksisine göre dünyanın büyüklüğü büyük bir Diyarbakır karpuzunun üzerine bir toplu iğnenin bıraktığı izden daha küçüktür dersek, sanıyorum abartmış olmayız.

Bir de malumunuz evrendeki varlıkların dönmesi durumu söz konusu… Mesela dünya hem kendi ekseni etrafında hem de güneşin etrafında dönmekte… Güneş sisteminin de Samanyolu Galaksisi içindeki hareketi ve nihayet galaksilerin hareketleri söz konusu… Gerçekten insanın hafızası duruyor. Allahu ekber demekten başka çaremiz yok…

Aslına bakarsanız idrak edip tefekkür edenler için çok uzaklara gitmeye gerek yok. İnsan sadece kendisine baksa kendi bünyesinde bu olağanüstü sistemin işleyişine baksa yine aynı noktaya gelir…

Fakat bu bakış bizi sadece Allah’ın varlığına değil, Allah’tan başka bir ilahın olmayacağına götüren bir bakış olmalıdır. Bakınız Rabbimiz ne buyuruyor:

“Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O’nun elindedir. Gökler de O’nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir” (Zümer, 39/67).

Bir mesajın değeri mesajın geldiği kaynakla yakından ilgilidir. İnsanoğlu böyle bir mesaja muhatap olduğu için şükretmesi gerekirken sırtını çeviriyor. Gerçekten insan (genel anlamda) ne kadar cahildir ne kadar nankördür. Rabbimiz, Peygamberin diliyle şöyle buyurmaktadır:

“Peygamber der ki ey Rabbim kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti” (Furkan, 25/30).

Kur’an’ı hiç muhatap almayanları zaten muhatap almaya gerek yok. Mehcûr kelimesi genel anlamda “amel edilmeyen, bırakılmış, terk edilmiş, ayrılmış veya hezeyan dolu ifadeler” anlamına gelir. Sanıyorum buradaki anlamı bir şeyden mahrum olmayı değil elinin altındayken ona sırt çevirmeyi onunla amel etmemeyi ifade eder. Bulunduğumuz coğrafyada hatta bütün dünyada hayatın kitabı olan Kur’an hayatın dışında tutuluyor. Özellikle bulunduğumuz coğrafyada Kur’an’a saygıyı sadece yüzünden okuyup onu güzel örtüler arasına sarıp rafın en üst köşesine koymak şeklinde anlayanlar, manasını anlamadan sadece öpüp başının üstüne koyanlar…

Kur’an’ı kalbinle öpeceksin. Bunun için de Kur’an üzerine tezekkür, tedebbür, tefahkuk, taakkul edeceksin. Şimdi asıl saygı duyulacak şey nedir, ona bakalım. Aslında mesele iman ettim demekle bitmiyor. Asıl imtihan ondan sonra başlıyor. Tüylerimiz ürperten, kalplerimizi titreten şu ayet üzerinde hasseten durup düşünmek gerekir:

“İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen hak (Kur’an) sebebiyle kalplerinin saygıyla yumuşama zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilmiş aradan uzun zaman geçmekle kalpleri katılaşmış insanlar gibi olmasınlar. Onların birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir” (Hadid, 57/16).

Evet, Kur’an’ın asıl misyonunun unutturulduğu, hayatı tanzimden uzaklaştırıldığı, dünyanın bütün cazibesiyle her tarafınızı kuşattığı ve Kur’an-ı Kerim üzerinden 1400 küsur sene gibi uzun bir zaman dilimin geçtiği böylesi bir ortamda, sanıyorum bizler bu ayetin ilk muhatapları olan sahabeden daha az muhatap değiliz. İman nimetiyle zirveye çıktıktan sonra alçaklık damgasıyla dünyayı terk etmek ne kötüdür. Yardım istenecek tek merci Allah azze ve celledir.

Ramazan bizlere Rabbimizi anma, şükretme, hamdetme, O’nun kitabı ilahi mesajı üzerine tefekkür etme fırsatı veren özel bir zaman dilimidir.

Kelime anlamı itibarıyla temizlik, yanmak, keskinlik manalarına geldiği gibi günahların yanması manasına gelen Ramazan ramada kökünden türetilmiştir. Ramazan, diğer aylarda bulunmayan çok önemli iki özelliği kendi bünyesinde bulundurur. Bunlardan birincisi Rabbimizin Rahman ve Rahim sıfatlarının bir gereği olarak vahyin tekrar yeryüzünü şerefyap kılmasıdır; yeryüzünü aydınlatmasıdır.

Evet, vahiy bir nurdur, bir ışıktır hem gönlümüzü aydınlatır hem de önümüzü, yolumuzu aydınlatır. Vahiysiz yürüyenler karanlığı aydınlık sanan insanlardır. İnsanoğlu ne zaman karanlığı hayat tarzı haline getirmişse ve zulüm o ölçüde artmışsa, Rabbimiz vahiy meşalesiyle insanları tekrar aydınlığa çıkarmak için Resuller göndermiştir. Bu bağlamda Hz. Peygamber (sav) son peygamber ve Kur’an, insanlığa gönderilen son ilahi mesajdır, son kitaptır. Tabi ki son vahyin yani Kur’an’ın hükümleri geçerliliğini korumaktadır. Bu hükümleri baş tacı edenlere ve bu hükümlerin dışında kalan referansını Allah’tan Allah’ın kitabından almayan sistemleri reddedenlere ne mutlu… Onlar bilsinler ki artık onlar için korku ve üzüntü yoktur, ebedi saadet vardır.

Ramazan, Rabbimizin kitabında müminler için emrettiği farz oruç ibadetinin yerine getirildiği mübarek aydır. Allah (cc) “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz” (Bakara, 2/183) buyurmaktadır. Bu ayetten öğrendiğimize göre, orucun farz kılınmasının sebebi korunmak, yani takva sahibi olmak, bir başka ifadeyle sorumluluk bilincine sahip olmaktır. Bu sorumluluk Allah’a karşı, kendimize karşı ve çevremize karşı sorumluluktur.

Oruç, öncelikle Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilincinin ifadesinde önemlidir. Allah’a karşı sorumluluk; O’na olması gerektiği şekilde kitabında emredildiği şekilde iman ve itaat etmek, sınırlarına riayet etmek ve hiçbir şeyi O’na ortak tutmamaktır.  Allah azze ve cellenin bize yapılması için emrettiği her şey ve yapmamamız gereken her şey bizim için hayırdır. Üzerimizdeki maddi ve manevi bütün nimetler O’nun lütfu sayesindedir. Yaratan da emreden de yaratılış amacımızı belirleyen ve bu amaca ulaşmak için bize ibadet usullerimizi öğreten de yine O’dur. O, evreni yoktan var eden ve tekrar yok etmeye kadir olandır. Tüm mahlukat O’na itaatle yükümlüdür. Oruç, Allah’a itaatin, O’na kulluk yapmanın hazzının duyulduğu bir ibadettir. Kalplerimiz arınmasında çok büyük bir etkendir.

Oruç bize kendimize yönelik sorumluluklarımızın farkında olmamız konusunda da bir fırsat oluşturur.  Bu sorumluluk bilinciyle şüpheli şeylerden kaçındığımız gibi helal olan şeyleri dahi ifrat ve tefrite kaçmadan tüketme noktasına ulaşırız. Biliriz ki helalin de hesabı vardır. Üzerimizdeki bütün nimetlerin hakiki sahibinin Allah (cc) olduğunu idrak ederek bunların bize imtihan için verildiğinin şuurunda oluruz. Öyle değil mi? Rabbimiz Tevbe 111’de malımızı ve canımızı Cennet karşılığında satın aldığını bildirmiyor mu? Bunun farkında olmayanlar için Rabbimiz İnfitar, 6’da ihsanı bol olan Rabbine karşı seni aldatan nedir, diye bir daha uyarıyor. Onun için takvalı insan en çok Allah’ın sevgisini kaybetmekten korkmalıdır. Takva olmadan nefisle cihat olmaz. Bu bakımdan takva elbisesi en koruyucu bir elbisedir. Öyle ki takva elbisesi dilin elbisesi, gözün elbisesi, kulağın elbisesi ve nihayet kalbin elbisesi haline gelir. Böylece kalbi selime ulaşma, artık kalp öfke, kibir, inat, haset, kin ve nefret gibi her türlü manevi hastalıktan kurtulup merhamet, aşk ve şefkat gibi yüce değerlerle hemhal olmuş, şirkin her türlü pisliğinden uzaklaşmış, imanın tadını almış bir konuma gelir. Kalbi selime ulaşmak çok önemlidir. Çünkü bu kurtuluş akçesidir. Bakınız Rabbimiz ne buyuruyor:

“O gün ne mal fayda verir ne de evlat; ancak Allah’a kalbi selim ile gelenler hariç.” (Şuara, 26/88-89)

İşte ancak Allah’ın (cc) yardımı ve oruç nimetiyle buna ulaşabiliriz.

Ramazan ve oruçla iç içe olan bir diğer bilinç ise yaratılan varlıklara karşı sorumluluk bilincidir.

 

 

Allah (cc) yarattığı her varlığı yaratmadan önce o varlığın yaşayacağı ortamı da yaratmıştır. İşte bu anlayış bizi öyle bir noktaya getirir ki sadece yaşam haklarına karşı saygılı olmayı değil, yaşadıkları ortamlara da saygılı olmayı onları tahrip etmemeyi hatta görmeden bir karıncaya zarar verir miyim endişesi bütün benliğimizi kaplar. Bu din öyle bir dindir ki eşkıyadan (Fuday bin İyad, Ebu Zer Gıffari gibi) evliya çıkarır. Yeter ki teslim olmayı bilelim.

Orucun gerek sosyal açıdan gerekse ferdin kendisi açısından birçok faydaları vardır. Zaman açısından onları burada zikredemiyorum. Sadece iki hadisi naklederek bu kısma son vermek istiyorum. Yüce Rabbimiz bir hadisi kutside şöyle buyuruyor:

“Oruç benim içindir. Onun mükafatını ancak ben veririm.” (Buhari, savm, 9; Muslim, siyam, 160, 162)

Şüphesiz ki her ibadet Allah içindir. Fakat orucun ayrıca zikredilmesi çok manidardır. Burada Allah katında orucun ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Tabi ki başka hikmetler de olabilir.

“İnanıp karşılığını yalnız Allah’tan bekleyerek oruç tutanın günahları bağışlanır.” (Nesai, iman, 21)

Şu unutulmamalıdır ki orucun birçok faydaları olmasına rağmen oruç her şeyden önce bir ibadettir. Yalnız ve yalnız Allah (cc) rızası için tutulur. Bu faydalar yüce Rabbimizin bir ikramıdır.

Rabbimizin kitabında Ramazanla ilgili olarak öne çıkan bir husus Kadir gecesidir. Kadir gecesi bağlamında inananlara çok büyük bir müjde vaat edilmektedir. Aşağıdaki ayetlerde Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğu, o gecede Kur’an’ın nazil olduğu belirtilmektedir:

“Biz onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. O gecede Rablerinin izniyle melekler ve ruh her iş için iner de inerler. O gece esenlik doludur. Ta fecrin doğuşuna kadar.” (Kadir, 97/1-3)

“Ramazan ayı insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyleyse sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa başka günlerde kaza etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar sayıyı tamamlamanız ve size doğru yola göstermesine karşılık Allah’ı tazim etmeniz şükretmeniz içindir.” (Bakara, 2/185)

“Apaçık olan kitaba and olsun ki biz onu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indirdik. Kuşkusuz biz uyarıcıyızdır.” (Duhan, 44/2-3)

Kadir kelime anlamı itibarıyla hüküm, şeref, güç, yücelik, değer gibi anlamlara, mübarek ise kutsal, çok saygı duyulan bereketli beğenilen sevilen gibi manalara gelmektedir.

Rabbimiz Kadir suresinde “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır” buyurarak biz aciz kullarına Rahman ve Rahim sıfatlarının bir tecellisi olarak paha biçilmez büyük bir müjde veriyor.

Küçük bir matematik operasyonla bunu şöyle ifade edebiliriz. Kadir gecesinin bir dakikası içinde Kadir gecesi olmayan 41.66… güne karşılık gelmektedir. Bu şu demektir: Kadir gecesinde yapılan herhangi bir ibadetin bir dakikası Allah katında sürekli olarak 41.66… gün aynı ibadeti yapmaktan daha hayırlıdır. Bir başka ifadeyle Kadir gecesinde secde halinde geçirdiğimiz bir dakikalık süre sürekli olmak kaydıyla 41.66… gün secdede kalsak bundan bile daha hayırlıdır. Zaten bu müjde karşısında yapılacak iş derhal secdeye kapanmak değil midir? Unutmayalım ki bu geceye bu değeri katan Kur’an’dır, vahiydir.

Vahiyle bir gece nasıl ki bin aydan daha hayırlı bir zaman dilimine dönüşüyorsa ey Müslüman kardeşim, bütün gönlümüzü Allah’a (cc) açmalıyız ki vahiyle aydınlansın. O güzel havayı vahiy üzerinde tefekkür ederek tezekkür ederek, tedebbür ederek, taakkul ederek Ramazanı ve bu geceyi değerlendirmeliyiz. Unutmayalım ki o zaman diliminde gök kapıları açılmış, Allah’ın (cc) rahmeti sağanak halinde yeryüzüne inmektedir. O sağanağa başımızı değil kalbimizi tutmalıyız. Allah’tan başka her şeyi kalbimizden çıkarıp atmalı, kalbimizi yalnızca Allah sevgisiyle O’na olan muhabbetle doldurmalıyız. Rabbimize kavuşmayı özlemeliyiz. Bilelim ki Müslümanlar olarak bizler Rabbimize varan bir yol üzerindeyiz; O’na teslim olma, yalnızca O’na kulluk etme sözü vermişiz. O halde sırtımızı Rabbimize, O’nun mesajına kitabına dönerek değil, vahyin bize verdiği gönül hoşluğuyla yüzümüzü, gönlümüzü Rabbimize açarak yürümeliyiz. Unutmayalım ki vahye sırt dönerek Rabbimize yüzümüzü dönmüş ve O’na teslim olmuş olamayız.

Bilelim ki bir geceyi bin aydan daha hayırlı bir zaman dilimine dönüştüren Kadiri Mutlak Rabbimiz kendisine mutlak teslimiyetimiz, itaatimiz ve kulluğumuzla bizim de kalbimizi rakamlarla ifade edilemeyecek kadar daha güzel bir konuma getirir. Çünkü matematik terazisi bunu tartmaz. İşte bu konumdayken artık candan, maldan, mülkten, eşten dosttan, çocuklar ve dava arkadaşlarından ayrılmak üzereyken Rabbimiz bize lütfunun bir gereği olarak en çok dosta ihtiyacımız olan böyle bir zaman diliminde meleklerini gönderir:

“Şüphesiz Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara korkmayın, üzülmeyin; size vaad olunan cennetle sevinin derler. Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Gafur ve Rahim olan Allah’ın ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır” (Fussilet, 41/30-32).

İşte konuşmanın başında varmak istediğim sonuç budur. Böyle bir sonuçla hayatımızın sona ermesidir.

ve âhiru davânâ  enilhamdu lillâhi rabbil alemîn